Doğum Hikayeleri

Yeşim ve Oğuz Kağan’ın hikayesi

Güzel kızım İpek’imde öylesine rahat bir hamilelik geçirmiş, doğumum ve bebeğin bakımı öylesine kolay olmuştu ki, ikinci bebek gözümü hiç korkutmamıştı. Yine de ikinci bebek için çok acele etmeyecektik. Ben de eşim de çok yoğun bir tempoda çalışıyor, kendimize bile vakit ayıramıyorduk. Bu koşuşturma içinde günler çarçabuk geçerken bir bahar günü hiç beklemediğimiz bir haber aldık. Memur olan eşimin üçüncü şarkı gelmiş ve tayini Güneydoğu’ya çıkmıştı. Diyarbakır’ın küçük ve ismi terörle anılan bir ilçesine tayinimizin çıktığını öğrendiğimde ilk hissettiğim şey sonsuz endişe oldu. Her şeyden önce kızım ve ben ne olacaktık. Ne eşimi oralara yalnız gönderebilirdim ne de ben ve kızım oralara gidebilirdik. Kafamız çok karışık, ne yapacağımızı bilemez haldeydik. Zira 1.5 yıl önce yaşadığım kötü bir  tecrübe vardı. Eşim yurtdışı görevine gitmiş 6 ay bizden ayrı kalmıştı. Kızımın en çok ihtiyaç duyduğu zamanda babası yanımızda yoktu. 6 aylık ayrılık benden çok şey alıp götürdü. Bu kez buna izin vermeyecek, 2 yıllık bu ayrılığa göz yummayacaktım. Zor ama mükemmel bir iş, iyi sayılabilecek bir maaş, harika bir sosyal çevrem vardı. Önümde de iki seçenek… Ya bütün bu güzel şeylerden vazgeçip eşimle gidecektim ya da bütün bu güzellikleri yaşamaya devam edecektim. Ama tek başına, kocama hasret bir şekilde ve de her gün ‘acaba o iyi mi’ endişesini yaşayarak… Ben ilk seçeneği seçtim ve bütün o güzelliklerden vazgeçerek eşimle birlikte düştüm yollara. İlk haftalar kuşkusuz çok zor geçti. Alıştığınız hayattan çok farklı bir ortamda, hiç de size hitap etmeyen kabus gibi bir yerde yaşamak hanginizi mutlu edebilir ki. Ama ben mutluydum.

Tüm olumsuzluklara rağmen mutluydum; çünkü sevdiğim adamın yanındaydım. Uzunca bir süre en iyi arkadaşım 4 yaşındaki kızım oldu. Yıllar süren o yoğun koşturmanın ardından bir eve tıkılıp kalmak beni dinlendirdi bile. Ve artık ikinci bebeğin de zamanı gelmişti. Buna karar vermekte hiç zorlanmadık. Ne de olsa buralarda yapacak başkaca bir şey yoktu, çocuktan başka… Nihayetinde Diyarbakır’a gidişimizin 4. ayında hamile kaldım. Eczaneden aldığım bir testle bu müjdeyi eşime verirken hamileliğimin hiç de hayalini kurduğum gibi geçmeyeceğini tahmin bile edemezdim. Hamileliğimin 8. haftasından itibaren kanamalarım başladı. İşin kötü yanı yaşadığımız  ilçede varla yok arası bir kadın doğum uzmanı bulunuyordu. Ona ne ısınabilmiştim, ne de güvenebilmiştim. Diyarbakır merkeze gitmek ise hem meşakatli, hem de tehlikeliydi İlk aklıma gelen şey İzmit’teki doktorumu aramak oldu. İpek’e hamile iken 9 ay boyunca ailemden biri gibi olan Dr. Halil Atalay’ın telefonla verdiği bilgiler doğrultusunda ilaç tedavisine başladık. Sonra testler başladı. Daha ikili testte büyük bir şok yaşadık. İkili test sonucumda ne yazık ki risk oranım (1/214) yüksek çıktı. Yıkıldığım anlardan biriydi o haberi aldığım an. Doktor üçlü test sonucuna göre hareket edeceğimizi, çok fazla üzülmemem gerektiğini söyleyip durdu. Ama onu duyan olmadı. Üçlü testi Diyarbakır’da yaptırmayacaktım. Aslında orada daha fazla kalmayacaktım da. İlk fırsatta İpek’le birlikte atladık uçağa doğru İzmit’e, anneme… İzmit’te uzun araştırmalarımız sonucu riskli gebelikler konusunda uzman bir profesörden  randevu almıştık. Üçlü tarama testinin zamanı geldiğinde kan tahlili ve ayrıntılı ultrason taraması yapıldı. Kan değerlerimde risk yoktu ancak ultrason görüntüsünde bebeğimin kalbinde bir parlaklık tespit edildi.

İlgili Yazı  Esin ve Kuzey'in hikayesi

Allahım bu nasıl bir kabustu. Son bir yıl içinde aldığım kötü haberlerin sayısını hatırlamıyordum bile. Doktor işi şansa bırakmamamız gerektiğini söyleyerek amniyosentez önerdi. Aynı anda karnımda hareketlerini hissetmeye başladığım minik yavrumun cinsiyetinin erkek olduğunu öğrenmiştim. Aynı anda hem büyük üzüntü hem de sonsuz mutluluk yaşayan kaç kişi vardır ki aramızda? Doktor hiç vakit kaybetmek istemiyordu. Amniyosentez için 2 gün sonraya randevu vermişti. O gün gelip çattığında yanımda sadece kuzenim vardı. Göbeğimden sıvı alınırken elini tuttuğum kişinin eşim olduğunu hayal ettim, ağlayarak… Sonuçlar 2 hafta sonra belli olacaktı. Bana 2 asır gibi gelen o 15 gün içinde sürekli ağlıyor, kilo kaybediyordum. Kendimi eve hapsetmiştim ve sürekli down sendromlu bebeklerle ilgili araştırma yapıyordum. 2 hafta sona erdiğinde kulağım sürekli telefondaydı. Beklenen telefon doktorumdan değil, testin yapıldığı Ankara’daki laboratuardan geliyordu. Onları o kadar çok aramıştı ki müjdeyi direkt bana vermek istemişlerdi. Aylarca süren kabusum sona ermişti; sonuç iyiydi, bebeğim son derece sağlıklıydı. O haberi aldığımda daha telefon elimde iken hönküre hönküre ağladığımı hatırlıyorum. Ben de müjdeyi tüm sevdiklerimle paylaşıp, Diyarbakır’a kocamın yanına döndüm. Artık hamileliğin keyfini çıkarabilirdim. Doğuma 1.5 ay kala yine kızımla yollara düştük. Bu kez rotamız Ankara’ydı. Eşimin ailesinin yanında kalacak ve burada oğluma kavuşacaktım.

Her şey yoluna girmişti. Kontrollerim iyi geçiyordu. Sezeryanla doğum yapacağım için gün bile vermişlerdi; 12 Haziran’da bebeğime kavuşacaktım. Fakat bir kez daha evdeki hesap çarşıya uymadı. Doğum için verilen tarihte kocam görevdeydi. Halbu ki en çok yanımda olmasını istediğim kişiydi o. Tarih için karar veren konsey üyelerine ricada bulunduk, doğum ertelenemez mi diye. Sonuçta onlar da eşimin meslektaşlarıydı ve bizi en iyi anlayan insanlardı. Size tuhaf gelecek belki ama görev yüzünden doğumum tam 1 hafta ertelendi. 18 Haziran günü kocam dahil hepimiz doğum için hazırdık. Güle oynaya ameliyathaneye gittiğimde spinal anestezi ile doğurmaya karar verdim. Bu kez en son değil, ilk ben görecektim bebeğimi. Öyle de oldu. Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından aramızdaki bağ kesildi. O artık içimde değil kollarımdaydı. Dünyanın en güzel görüntüsü ve duygusuydu. 3 kilo 800 gram ağırlığında 52 santimetre boyunda bir tosuncuk dünyaya merhaba demişti. Onun Atatürk gibi ailesine, vatana ve millete hayırlı bir evlat olması için göbek bağını Anıtkabir’e gömdük, adını da büyük Türk hükümdarı Oğuz Kağan koyduk. O şimdi 3 yaşında. Bizimle birlikte Güneydoğu’da şarkını tamamladı ve Ankara’ya döndü. Yaşadığımız kötü günleri unuttuk bile. Allah isteyen herkese bu mutluluğu yaşatsın… Yeşim 18/06/2007

İlgili Yazı  Banu ile Efe'nin hikayesi

Bir önceki yazımız olan Aylin ve Nehir'in hikayesi başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.